AKP’nin her adımı
Büyük Kürdistan’a doğru…
Yeni toprak yasası ve “Büyük Kürdistan”
Muhalif televizyon kanallarında bir haber geçiyor ve CHP’nin Aydın milletvekillerinden Bülent Tezcan, yabancılara toprak satımıyla ile ilgili yeni yasa hakkında konuşurken şu ifadeyi kullanıyor:
“…Bu yasa kanunlaşırsa bir ilçe sınırlarını kapsayacak büyüklükte tarım arazileri yabancılara satılabilecek ve Barzani’de bu büyüklükteki bir toprağı Güneydoğu’da satın alabilecek…”
Bu söylemin hemen arkasından, İsrail’in kendi devletini kurarken de aynı yöntemi uyguladığını vurguluyor. Aynı milletvekili bu konu ile bağlantılı olarak bir de soru önergesi vermiş ve o önergede; Kilis’te 25.000 dönüm arazinin Teknopark adına kamulaştırılmasına karşın, Barzani’nin Türkiye’de ortak olduğu bazı firmalar aracılığıyla o toprakları satın almasına zemin hazırlanmak amacıyla o kamulaştırma projesinden “sonradan” vazgeçilmesi olayını gündeme taşımıştı. Bu arada bu aşiret reisinin Türkiye’deki “esrarengiz ortakları” aracılığıyla turizmden petrole kadar çok sayıda sektörde yatırımları olduğu iddialarını da unutmamak gerekiyor.
Barzani pan Kürdist bir şekilde “Kürtlerin birleşmesinden”, yani “Büyük Kürdistan’dan” bahsediyor. Ve bunu söylerken, otomatikman “Türkiye’nin bir parçasının” koparak kendileriyle bütünleşeceğini de ifade etmiş oluyor. Daha doğrusu, Türkiye’nin parçalanacağını açık bir şekilde dile getirmekten kaçınmıyor. Hem de “Kürtlerin birleşmesinin” ve dolayısıyla da “Türkiye’nin bölünmesinin” her an gerçekleşebileceğini müjdeliyerek… Tüm bu konularda o kadar fütursuz ve kendinden emin ki, bu beklentiyi gizleme ya da diplomatik bir dille üzerini örtmeye dahi yeltenmiyor. Çünkü biliyor ki, bu olayın arkasında aşağılık ABD vardır ve AKP’de aynı konuda sömürgecilerin reisinin “özel kuvvetleri” rolünü oynamaktadır. AKP’nin bu role mahkûm olduğunu ve kesinlikle “ABD’nin Kürt projesinin” dışına çıkamayacağını, ABD ne istiyorsa kayıtsız şartsız “biat etmek” zorunda olduğunu çok iyi biliyor. O yüzden de şımardıkça şımarıyor. Bu bağlamda, artık Türkiye’deki Kürt kökenliler üzerinde de söz hakkı olduğuna inanıyor.
Hatırlanırsa “mayından temizlenen” Suriye sınır şeridindeki toprakların AKP tarafından uluslararası şirketlere pazarlanması niyetinin ve tehlikesinin ortaya çıktığı dönemlerde o konu ile ilgili tek İsrail riski öne çıkarılmış (ki o zamanlar AKP ile İsrail balayı yaşıyorlardı), fakat hiç kimse o arazilerin Barzani tarafından da satın alınabileceği ihtimali üzerinde durmamıştı. Oysa belki de AKP tarafından bu imkânın yaratılması sadece ve sadece “ortaklık” kamuflajlarıyla o arazileri Barzani’ye peşkeş çekmek içindi. Hele de yakın süreçte Suriye’nin parçalanması söz konusu olursa mayından temizlenmiş o topraklar, “Pan-Kürdistler” için daha da önem kazanacaktır. Barzani adlı Amerikan yanaşması için Türkiye’deki “gizli ortaklarıyla” satın alacağı o araziler Büyük Kürdistan’ı oluşturma hedefi doğrultusunda çok daha değerli olacaktır.
Dikkat edilirse, bu yeni toprak yasası “kriterlerinin değiştirilmesi” üç aşağı beş yukarı Suriye olaylarıyla aynı döneme denk düşmektedir. Sanki bu durum AKP tarafından bilerek sağlanmış gibidir. Çünkü Barzani, şu andaki hâliyle bile Türkiye’de var olan “derin Kürtçü sermaye” ile ortaklıklar oluşturarak Türkiye içerisinde toprak alabilme olanağına sahipken, bu yeni yasa ile hareket alanını daha da genişletecektir. Hakkı olmadığı hâlde ABD rezilinin desteği ile metazori bir şekilde ele geçirdiği Kerkük petrollerinin dolarlarıyla “ABD kuklası” Büyük Kürdistan’ın oluşumuna Türk ulusunun vatanından parsel parsel arazi satın alarak katkı verecektir. Hem de oturduğu yerden ve hiçbir riske girmeden…
Barzani’nin “Büyük Kürdistan” rüyası
Yine bu günlerde haber portallarında Barzani ile ilgili çarpıcı bir haber yer aldı. Bu haber şöyleydi:
“…Barzani, bir Irak televizyonuna verdiği demeçte, ‘yıllardır Kürtlere karşı büyük bir zalimlik yapıldığını, ancak Kürtlerin de bir gün birleşerek müjde vereceğini’ söyledi. Mesud Barzani, ‘Bu gerçek göz ardı edilemez. Fars, Arap, Türk uluslarından bir eksiğimiz yoktur’ dedi.’Kürt ulusu gün gelecek birleşecek ve kendi kaderini tayin edecek’ diyen Mesud Barzani, ‘Herkes bir müjdeyi bekliyor ve bu müjde her an da açıklanabilir’ ifadesini kullandı…”
Bakın burada bu çoban, Pan Kürdist bir şekilde “Kürtlerin birleşmesinden”, yani “Büyük Kürdistan’dan” bahsediyor. Ve bunu söylerken, otomatikman “Türkiye’nin bir parçasının” koparak kendileriyle bütünleşeceğini de ifade etmiş oluyor. Daha doğrusu, Türkiye’nin parçalanacağını açık bir şekilde dile getirmekten kaçınmıyor. Hem de “Kürtlerin birleşmesinin” ve dolayısıyla da “Türkiye’nin bölünmesinin” her an gerçekleşebileceğini müjdeliyerek…
Tüm bu konularda o kadar fütursuz ve kendinden emin ki, bu beklentiyi gizleme ya da diplomatik bir dille üzerini örtmeye dahi yeltenmiyor. Çünkü biliyor ki, bu olayın arkasında aşağılık ABD vardır ve AKP’de aynı konuda sömürgecilerin reisinin “özel kuvvetleri” rolünü oynamaktadır. AKP’nin bu role mahkûm olduğunu ve kesinlikle “ABD’nin Kürt projesinin” dışına çıkamayacağını, ABD ne istiyorsa kayıtsız şartsız “biat etmek” zorunda olduğunu çok iyi biliyor. O yüzden de şımardıkça şımarıyor. Bu bağlamda, artık Türkiye’deki Kürt kökenliler üzerinde de söz hakkı olduğuna inanıyor.
Bilindiği gibi geçmişte TBMM’de “70 milletvekili” olduğunu ileri sürerek Türkiye’yi tehdit etmişti. Ayrıca, Uludere’de kaçakçı ölümleriyle ilgili olarak 40 bin dolar ailelere yardım yapmış, Van depremi sonrası 1 milyon dolar bağışta bulunmuştu. Sakın ola ki, bütün bunların arkasında “insancıllık” falan olduğu sanılmasın! Barzani’nin bu konulardaki tek motivasyon kaynağı “Kürt ırkçılığı”, başka bir ifade ile ölenler ya da mağdur olanların “Kürt kökenli” olmalarıdır. Ölenler Türk kökenliler olsalardı hayatta kılını kıpırdatmazdı.
Esasında burada Barzani, zarar gören Kürt kökenli vatandaşları,yukarıda her an birleşmesi tamamlanacak olan Büyük Kürdistan’ın bir parçası gördüğü için “sahipleniyor.” Onları Türkiye Cumhuriyeti’ne değil, “kendilerine ait” görüyor. Ancak,”birleşme müjdesinin her an açıklanabileceği” ifadesi içerisinde daha da çok şey barındırıyor. Bu söyleme göre demek ki, Büyük Kürdistan çerçevesinde Türkiye parçası hallolmuş, Suriye parçası da hallolmak üzere. Sırada da doğal olarak İran parçası olacak.
Bizler AKP’nin Kürtçü politikalarının Türkiye’yi parçalanma noktalarına sürüklediğini çok iyi görebiliyoruz ama, Barzani’nin bu şekilde emin konuşabilmesi için, AKP’nin attığı Kürtçü adımların bölünmeyi “dönülemeyecek noktalara” taşımasının dışında; yeni Anayasa da yer alması beklenilen “Kürtçü özgürlükler”,”ana dilde eğitim”,”yerel yönetim özerklikleri”, yabancılara toprak satışından elde edilecek “avantajlar” benzeri “kapalı kapıların ardında” sağlama alınmış “başka garantilerin de” olması gerekiyor.
Nitekim, geçenlerde yayınlanan sahtekâr AB’nin AP raporunda, daha önce yapılan Ordu’ya lâiklik vurgusu geri alınmakla kalınmamış, Kürtçü ödünler konusundaki dayatmalarda vites yükseltilmiş ve; “… yeni Anayasa çağrısı güçlendirilirken Türkiye’den bu süreçte tüm etnik grupları tanıması ve anadil haklarını güvence altına alması talep edilmiştir…”
Bakın burada yine ısrarla, Lozan’daki “azınlık kavramı” delinerek “etnik azınlıkların” tanınması, yani özellikle Kürtlerin azınlık ilân edilmesi, beraberinde de başta Kürtler olmak üzere tüm etnik grupların “varlığının” ve “anadil haklarının” anayasal güvenceye alınması dikte ediliyor. Hâliyle bu dayatmalar AKP tarafından karşılıksız kalmayacak ve AKP’nin tarafgir Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in başkanlığındaki Millet Meclisi’nde 4+4+4 eğitim sisteminin görüşülmesi sırasında yaşanan faşist tavrın aynısı, yeni Anayasanın görüşülmelerinde de tekrarlanarak AB üçkağıtçılarının istedikleri Kürtçü anayasal güvencelerin hayata geçirilmesi için bin bir dalavere çevrilecektir.
AKP’nin icraatları
İşte bu sebeple de Barzani, ABD’nin yanında AB’nin de bütün güçleriyle kendilerine destek vermesi nedeniyle Kürt parçalarının birleştirilmesinde Türkiye bölümünün “çantada keklik” olduğunu iyi bilmekte ve yine taşeron AKP’nin olağanüstü gayretleriyle Suriye Kürtlerinin de ana kitleye katılmasının an meselesi olduğunu çok net bir şekilde görebilmektedir. Kısacası aşiret reisi Barzani, “birleşme müjdesi her an açıklanabilir” diyorsa kesinlikle bu yüzdendir. Çünkü AKP, Türkiye’yi halletmekle kalmamış, aynı Arap Baharında olduğu gibi, ama bu sefer daha da “kararlı” bir şekilde Suriye’nin parçalanmasına hem de açık ve net olarak müdahil olmaya kafa koymuş durumdadır.
Nitekim, ABD ve AB’nin çıkarlarına hizmet etme dışında hiçbir şey yapmadığı hâlde çok şey yapıyormuş izlenimi yaratan Ahmet Davutoğlu bu konuda inanılmaz bir çaba içerisinde olmaktadır. Çalmadık kapı, girmedik delik bırakmamıştır. Eğer bu zat-ı muhterem PKK cinayet şebekesinin yok edilmesi konusunda bu kadar uğraşmış ve Barzani uşağına gerekli tavrı koyabilmiş olsaydı, kesinlikle bu örgüt şimdiye kadar çoktan ortadan kaldırılır ve bu kadar vatan evladı da boşu boşuna yok olup gitmezdi.
Peki ya Erdoğan’a ne demeli? Esat Annan barış planını kabul ettiği hâlde hâlâ “Esat’a güvenmediğini” söyleyerek yangına körükle gitmekten bir an olsun geri durmuyor. Yani, kendisi tarafından Türkiye’nin; kaçan generallerden tutun da her rütbeden subaya ve militana kadar Suriye muhalif güçlerinin “askeri kanadının” operasyon merkezi hâline getirilmesi yetmiyormuş gibi, Esat’ın barışa yönelik attığı çok önemli bir adımı baltalamak için de elinden gelen her şeyi yapıyor. Belli ki niyeti üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Çünkü ne pahasına olursa olsun Suriye’nin parçalanmasını istiyor. ABD’nin kendisine yüklediği “özel harekatçı” rolüne sonuna kadar sahip çıkıyor.
Şuraya bakın, gazete haberine göre; Suriyeli muhalifler 1 Nisan’daki “Suriye’nin Dostları” toplantısından önce İstanbul’da bir araya geliyorlar ve 340 temsilci birlik ve direniş kararı aldıktan sonra ne demekse “Suriye’nin misak-ı milli” sınırlarında da anlaştıklarını bildiriyorlar. İyi de Suriye’nin misak-ı milli sınırları belli değil mi? Belli! Herhâlde burada anlaştıkları, içerisinde “Kürt özerk bölgesinin de” bulunduğu eyaletlere bölünmüş Suriye’nin “yeni misak-ı milli” sınırları olsa gerek.
Suriyeli muhalifler 1 Nisan’daki “Suriye’nin Dostları” toplantısından önce İstanbul’da bir araya geliyorlar ve 340 temsilci birlik ve direniş kararı aldıktan sonra ne
demekse “Suriye’nin misak-ı milli” sınırlarında da anlaştıklarını bildiriyorlar. İyi de Suriye’nin misak-ı milli sınırları belli değil mi? Belli! Herhâlde burada anlaştıkları, içerisinde “Kürt özerk bölgesinin de” bulunduğu eyaletlere bölünmüş Suriye’nin “yeni misak-ı milli” sınırları olsa gerek.
Malûm, Irak üçe ayrıldı ayrılacak noktalara getirilmiştir. Türkiye’de ise zaten özerklik nidâları bir türlü bitmek bilmemektedir. Kürt açılımının üzerine yeni anayasa ödünleri de eklenince, bu konuda da çok daha önemli mesafeler kat edileceği kesin gibidir. Ayrıca, Türkiye’de fazla acele edilmesine de gerek kalmamıştır. Nasıl olsa Kürtçü kazanımlar “mecrasına oturmuş” ve “geri dönüşü olmayan” bir yola girilmiştir. Erdoğan’ın dediği şekliyle “ok yaydan çıkmıştır bir kere…” Bundan sonrasında ise, doğal olarak “zaman içerisindeki” katkılarla parçanın bütünden “kendiliğinden” kopması beklenecektir. Dolayısıyla, Irak ve Türkiye’de Kürdistan doğrultusunda gerçekleştirilen çok önemli “çatlaklara” paralel olarak artık sıra “Suriye’deki çatlaklara” gelmiştir. Erdoğan ile AKP’de bu konudaki misyonlarına sahip çıkmaya sonuna kadar kararlıdırlar.
Güney Kore’de “Suriye toplantısı”
Hatırlanırsa, Libya iç savaşı sırasında CIA ve İngiliz ajanları Libya’da bütün muhalefeti örgütlemiş ve o gruplara çok önemli silah yardımları yapılmıştı. Ne acıdır ki, aynı organizasyonlar bugün Türkiye üzerinden organize edilmekte ve Türkiye “bir üs” olarak kullanılmaktadır. Bu operasyonlarda MİT’in CIA’nın bir yamağı gibi işlev gördüğünü tahmin etmek için ise sanıyorum müneccim olmaya pek gerek yoktur. Çünkü, “çuvalcı” CIA Başkanı’nın Türkiye’ye âni bir ziyarette bulunarak MİT müsteşarı ve devamında da Erdoğan ile görüşmesi hep bu işbirliğinin göstergeleridir. Diğer taraftan, MİT ile CIA’nın bu şekilde Suriye’ye ortak müdahaleleri olmasa, Hakan Fidan’ın Güney Kore gezisinde yer almasının bir mantığı da olmayacaktır. Demek ki, gözlerden uzak ve bilgi sızıntısı riski olmadan “istihbarî Suriye faaliyetleriyle” ilgili görüş alışverişlerinde bulunup yeni yer altı organizasyonları hakkında planlar hazırlamak için Güney Kore’yi tercih etmişlerdir.
Ayrıca da sormak lazım, acaba Genelkurmay İkinci Başkanı’nın o gezide ne işi vardı? Belli ki orada, Esat’ı gönderip “çok parçalı Suriye” yaratma konusunda çok geniş katılımlı toplantıların yapılması hedeflenmiştir. Ne hikmetse, İstanbul’daki “Suriye’nin Dostları” toplantısından önce Erdoğan’ın büyük bir pişkinlikle “Suriye muhalefetiyle” yaptığı görüşme sırasında da Hakan Fidan yanı başındaydı. Yine, MİT’in Suriye olaylarının “tam göbeğinde” olduğunun başka bir göstergesi de geçenlerde bir MİT mensubunun Özgür Suriye Ordusu’nu kurup Türkiye’ye sığınan albay Hüseyin Harmuş ve binbaşı Mustafa Kassum’un kaçırılarak Suriye ordusuna teslim edilmesi ile ilgili olarak açığa alınmasıydı.
Bu arada doğru yanlış bilinmez, İsrail Haaretz gazetesi Suriye’de 40 MİT subayının yakalandığını iddia etmişti. Bütün bu haberler bile MİT’in çok yoğun bir şekilde işin içerisinde olduğunu göstermektedir. Fakat bu faaliyetlerin sadece PKK’lıların Türkiye’ye sızmasını önlemekle ilgili olduğunu düşünmek safdillikten başka bir şey değildir. Çünkü, eğer Türkiye Özgür Suriye Ordusu’nun bir üssü hâline getirilmişse, tüm muhalefet buradan organize ediliyorsa, buradaki istihbarat faaliyetlerinin CIA’nın denetimindeki MİT aracılığıyla “Suriye’nin parçalanmasına” yönelik olacağını reddetmekte imkânsız gibidir. Suriye bölünmelidir ki, ABD’nin BOP çerçevesinde Suriye Kürt parçasını “boşa çıkarabilsin” ve “uydu Büyük Kürdistan’ın” oluşturulmasında bir ayak daha hayata geçirebilsin.
Erdoğan’ın BOP’un eş başkanı olarak Suriye konusunda yırtınmasının arkasında da hep bu hedef bulunmaktadır. Zaten, son MİT skandalıyla ilgili raporda özellikle Erdoğan’ın kendi adamı olan Hakan Fidan’ın başa geçmesinden sonra MİT’in “yasal görevlerinin” dışına çıkarak Irak, Kandil Türkiye ve Avrupa dörtgenin de “Kürtçü yapılanmaların” nasıl organizatörü olduğunu çok çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştu.
Bilindiği gibi o rapora göre; Habur’u organize eden, PKK ya taraf statüsü kazandıran, örgüt birimleri arasında aracılık görevini üstlenen, KCK’nın oluşmasını ve onların korunmasını sağlayan, PKK’nın saldırıları hakkında bilgi sahibi olmasına karşın bunları ilgili mercilere iletmeyen hep MİT’in kendisi idi. Böyle bir MİT’in ABD planları doğrultusunda Kürtlerin Suriye parçasının da boşa çıkarılması bağlamında Suriye’nin bölünmesine hizmet edecek her türlü faaliyette bulunmasını beklemek, hele de Tayyip Erdoğan’ın emrindeyse son derece normal karşılanmalıdır.
Öyle ya, “uydu bir Kürdistan” kurulacaksa CIA’nın bölgeye bütün gücüyle çöreklenmemesi düşünülebilir mi? Mümkün değil! Bu durumda da AKP iktidarındaki bir MİT’in onun asistanlığını yapmaması ve Türkiye, Irak ile Suriye Kürt parçalarının “birleşmesi” doğrultusunda bunların “kıvama getirilmesi” misyonunu üstlenmemesi kesinlikle söz konusu olamaz. Nitekim, son dönemde sıra sıra gelen PKK’lı cesetleri istihbaratın “aktığını” göstermektedir. Hatta o kadar ki, Barzani bile o istihbarata yardımcı olmaya başlamıştır. Çünkü, geçenlerde sınır ötesinde sağ ele geçirilen 7 PKK’lının istihbaratını herhâlde Barzani vermiş olsa gerektir. Türkiye “iki ateş” arasında kalmak istememekte, Suriye’deki “değişime” hazırlanmaktadır. O yüzden MİT, CIA, Barzani istihbaratı birlikte çalışmaktadır.
İşte tüm bu Kürtçü konjonktürel gelişmelerden dolayı Barzani’nin içi çok rahattır ve Kürtlerin birleşmesi ya da Büyük Kürdistan’ın gerçekleşmesi konusunda; “bu müjde her an açıklanabilir” ifadesini kullanmaktadır. Sadece Mesut Barzani’nin bu açıklaması değil, Neçirvan Barzani yerel hükümetinin “diaspora bakanlığı” kurma çalışması da “Büyük Kürdistan” hedefinin en somut kanıtıdır.
Bu konu ile ilgili Mehmet Metiner denilen AKP’li Kürtçü milletvekilinin de geçenlerde şöyle bir beyanatı olmuştu:
“…Ben Barzani ile defalarca görüşmüş bir insanım. Neçirvan Barzani’yi de yakından tanıyorum. Barzani’nin Türkiye toprakları için bir talebi yok, Pan-Kürdist bir siyaseti yok… Çünkü eğer katılma söz konusu olacaksa Irak’ın kuzeyi Türkiye’ye katılabilir. Yani Türkiye’den toprak başka bir yere gitmez… Yıllardan beridir, Türkiye’de, Suriye’de, İran’da yaşayan Kürtlerle Barzani’nin bağlantıları var….”
Geç bunları Metiner geç! Bu dünyada tek uyanık sen misin? Kuzey Irak Türkiye’ye katılır ama, sonra Türkiye’nin Güneydoğusunu da kendisine yapıştırır ve kaçar. Güya Barzani’nin “Pan-Kürdist” talebi yokmuş! Herifçioğlunun kendisi söylüyor “birleşmemiz her an gerçekleşebilir” diye, sen hâlâ laga luga yapıyorsun.
Durup dururken “diaspora bakanlığı” kurulur mu? Kimi kandırıyorsunuz? Bir de kendi ağzınla yakalanıyorsun; Barzani’nin Türkiye’de, Suriye’de, İran’da bağlantıları var diyerek… Onların hepsi Barzani casusu değil mi? O bağlantıların tümü CIA tarafından örgütlenmiş durumda.
Kürt Faşisti ırkçı Zana “Ortak Akılla Birlik” adlı Kürtçü toplantıda 40 milyon “kadim halktan” bahsederek ve “artık örgütlüyüz bizi birbirimize kırdıramayacaksınız” diyerek “Pan-Kürdizm” goygoyculuğunun kralını yapmıyor muydu?
Suriye’den, Irak’tan ve İran’dan çağrılan davetlilerin bulunduğu sözde “Kürt dil kurultayında” neden Mahabat Kürt Cumhuriyeti’nin milli marşı okunuyor ve Ahmet Kürt “4 parça Kürdistan” ifadesini kullanarak “dil birliğinin” ve “birlikteliğin” önemi vurguluyor? Bunların hepsi “tek merkezden” yönetilen “Pan-Kürdist” haykırış ve eylemlerdir.
Uyan ey muhalefet, uyan!
Zamanında uyanmaz ve halkı da uyandırmazsan eğer, bilesin ki Türkiye; Osmanlı hanedanı gibi AKP’nin “masa başında” kaybettirdiklerini bir daha “asla ve asla” tankla tüfekle de alamayacaktır!…